Siteyi en iyi şekilde kullanabilmek için " Google Chrome " tercihimizdir. Kullandığımız kodlar, gifler ve diğer görsel materyaller Explorer'i kasmaktadır. Bu nedenle en iyi, hızlı ve kesintisiz biçimde Chrome sağlamaktadır.

* Salvio Hexia RPG



 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Cora Bender

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Cora Bender
Baş Seherbaz
Baş Seherbaz
avatar

Mesaj Sayısı : 8
Galleon : 17
Hogwarts'a Geliş Tarihi : 25/12/10

MesajKonu: Cora Bender   C.tesi Ara. 25, 2010 1:25 pm

Pamuk şeker. Yapış yapış, pembe bulutları andıran pamuk şekerler. Anımsayabildiğim tek güzel şey onlardı. Yüzümü pamuk şekere adeta gömüp, çubuğu kemirene kadar midemi doldurmayı özlemiştim. Belki de bu, bir şeye özlem duyma zorunluluğu hissettiğimdendi. Herkesin özleyeceği bir şeyler mutlaka olurdu; ama benim özlediğim tek bir şey yoktu. Tek bir şey bile, tamamen boştum. Bazen kalpsizmişim gibi hissediyordum, neden hissedebildiğim hiçbir şey yoktu?

Ah, her insan gibi yanılmıştım. Bazen kendimi bir kalbe sahip olduğuma öyle inandırıyorum ki, bunu kendime kanıtlamak için, iki kelimeye hemen teslim oluyordum: Lyla Novacek. Onun ismini duyduğumda, kalbim yerinden çıkmıyor ya da nefesim kesilmiyordu. Bunlar onu gördüğümde olan şeylerdi ve onu işi sebebiyle az görüyordum. Anlaşılan, birinin bana bir kalp sahibi olduğumu hatırlatması gerekiyordu.

Lyla ile bir geçmişimiz yoktu ve bunu söylemek gerçekten de üzücüydü. Hogwarts'ta onu fark ettiğimde, benden daha yakışıklı bir çocukla çıkıyordu. Yine de onu öldürmek istemedim, bu iyi bir şey olmalıydı. Altıncı senemdeydim, o ise dördüncü sınıftaydı. Jason adında bir arkadaşım vardı, arkadaş denirse tabi, sadece takılırdık. Kendimden iki sınıf küçük bir kızla çıkmamın komik olduğunu söyler dururdu; ama Lyla öyle olgun bir hava yayardı ki etrafa, nefessiz kalırdım. Benimle çıkmak isteyen birkaç kız vardı; ama ben hiçbirine karşı bir şey hissetmediğimden, yüzlerine bile bakmazdım. Hiçbir zaman elde edemediğinden vazgeçip, öbür seçenekleri değerlendiren biri olmadım, bu beğendiğim nadir yönlerimdendir. Tabi bunun dezavantajı da şu an takıldığım kimsenin olmamasıdır, Jason, Merlin bilir nerelerdedir.

İşin komik gelebilecek kısmı, ona notlar gönderiyordum. Baykuşum -sekiz senedir isimsiz- artık adrese ihtiyaç duymuyor, her notun aynı yere gittiğini biliyordu. Bu benim monotonluğum mu, onun zekiliği mi, bilinmezdi. Çoğunu sarhoşken yazıyordum. Ah, hayır, ben o ayyaşlardan değildim! Tatlı bir sarhoşluk, hem içkiyle, hem de onunla sarhoş olmak mesela. Hep romantik olmaya çalışan adamlara gülerler; ama öyle olmak için canını verebilecek olanlar tanıyordum. Ben mesela, ne tesadüf!

Sıradan bir gündü, dün gece yazdığım notun kelimeleri beynimde dönüp duruyordu ve önümdeki viskileri teker teker götürüyordum. Bar tarzı bir yerleri işletmenin tecrübesi, kızları etkileyen numaralar yapabilmek dışında, içki tarafından aptallaştırılmamak olsa gerekti. Kot pantolonumu ve sloganlı tişörtümü giymiş, barın arkasındaki odada öylece oturuyordum. Gelecek Postası falan da okumuyordum, öylece burada kesinlikle mecaz değildi. Tanrı'nın iyilik yapacağı tutmuş olsa gerekti, kendimi barın ön tarafında buldum.

Sarsılmıştım. Bu kokuya aşina değildim. Çok değişmişti; ama aynı gibiydi. Bu saatte Üç Süpürge'de birilerinin olmasına alışık değildim, tahminlerimin doğruluğuyla yüzleşmekten korkuyordum. Derin bir nefes aldım ve korkak adımlarla ilerledim. Oydu. Yüz hatları eskisi kadar yumuşaktı ve tarif edilemez bir güzelliği vardı. Tek sorun dişleriydi. Gülümsemesi demek daha doğru olurdu, ondan eser yoktu. Bir an gidip, o notları kendim yazdığımı söylemek gelse de içimden, bunu yapamadım. Yine de kendime hakim olamamıştım ve geri çekilmeye karar verdiğimde beni fark etmişti. Mükemmel, tam bir aptaldım! Sesimin nasıl çıkmasını istediğimi bilmiyordum. Bir patron, eski bir dost, belki de bir aşık? Daha çok yoldan geçen bir adammış gibi çıktı sesim; ama düzgün bir adam, asılan tiplerden değil.

"Merhaba. Kötü bir gün, ha?" Hadi git Joshua.

Normal bir insan, anlam fışkıran gözlerine dalmaktan, sızan bir damla yaşı görmezdi bile; ama ben, Joshua, kesinlikle normal değildim. Karnıma yumruk yemiş gibi oldum desem yeridir, yüz ifademin de ekşidiğinden emindim. Beni nasıl görüyordu? Onu tavlamak için üzgün numarası yapan basit bir erkek olarak mı yoksa gerçekten onun için endişelendiğimi anlamış mıydı? O ana kadar, kuruntular arasında endişemi ben bile fark etmemiştim. Yüz ifadem apaçık şaşkınlığımı belli ediyordu. Onu ağlatan hangi erkekse, ağzının payını vermek istedim, bu yüzden sinirli bakıyordum; ama Lyla'nın melekleri andıran suratını görünce de yelkenlerin suya indiğini hissedebiliyordum. Bir erkek yüzünden olduğu izlenimine nereden kapıldım bilmiyorum, sanırım altıncı his diyorlar ve büyükannem de görücüymüş zaten. Neler saçmalıyordum? Özetle: Onun gibi güzel bir bayanı üzecek tek şey, tabiri yerindeyse bir hödük olabilirdi. Lyla istisnaları severdi; ama onun bu halinden yararlanacak halim de yoktu. Belki de tişörtüme, sevgilisinden yeni ayrılan bayanlardan da yararlanmayacağımı ekletmeliydim. En azından sevgilisinden yeni ayrılan Lylalar'dan. Başka şansım yoktu, bütün kadınlara kız kardeşim gibi bakmam garipti, biliyordum. Aynı zamanda komikti de, kendime gülmeden edemedim. Bundan memnundum, Lyla'yı sevmek güzeldi.

Gözlerini temizledi, ben de bu çabasına karşılık olarak görmemiş gibi yapmaya çalıştım. Birden bir sıcaklık doldu içime, gülmüştü. En azından dudak uçları yukarı doğru kıvrılmıştı ve bu mükemmeldi. Onu görmeyeli -uzaktan izlemeyeli desek daha doğru olurdu- aylar olmuştu ve şimdi benimle konuştuğuna dahi inanamıyordum. Ya da konuşacağına. Sahi konuşacak mıydık? Belki beni hatırlamaz ve defederse kahrımdan ölebilirdim; ama notları keseceğimi sanmıyordum. Sonuçta notlar Joshua Joźwiak'a değil, onun aşık olduğu kadına aittiler.

Lyla tişörtümü incelerken onu fark ettirmeden süzdüm. Boyu uzamış, vücudu kesinlikle son biçimini almıştı; ama beni ilgilendiren tek şey yüzü olmuştu. Yüzü bende her zaman merak uyandırmıştır zaten, hatlarını harita gibi ezberlemek istemişimdir mesela. Belki bir gün izin verirse, bunu beş dakikada bile yapabilirdim. İnce kaşlarının altındaki tarif edilemez parlaklıkta olan gözlerinde kendimi görmeyi de hep istemişimdir, bütün isteklerimin Lyla'ya çıktığı konusunda da hiçbir şüphem yoktur.

Kıpkırmızı olan burnunu çekti ve gözlerini de aldığı peçete tomarıyla sildi. İkimizin yüzünde de hafif bir tebessüm oluşmuştu. Burnu ne kadar da şirin görünüyordu, dokunmamak için kendimi zar zor dizginlemiştim. Eğer bakışlarımı kaçıracak kadar utangaç olmasaydım -utangaç olmaktan bile utanıyordum-, beni izlediğine yemin edebilirdim. Öyle sıradan bir bakış gibi değildi, sanki geçmişi hatırlamış gibiydi. Ne saçmalıyordum ki ben, quidditch antrenmanlarında emir veren basit bir kaptanı nereden hatırlayacaktı?

Kadınlar ve çantaları. Bazen çantalarını, sevgililerinden çok önemsediklerini düşünüyordum. Algılarıma hakim olamıyordum, gözlerimi Lyla'nın çantasına diktim. Bugün şanslı günümde olmalıydım; zira Lyla bir şeyi okumakla meşguldü, yani beni fark etmedi. Saniyeler sonra, asıl meselenin beni fark edip fark etmemesi olmadığını anladım. Kağıdın kokusu burnuma çarptığında, benim notlarımı sakladığını anladım. Bir deli olduğumu düşünebilirsiniz; ama en çok sevdiğim iki şey Lyla ve kokulardı. Daha çok sevdiğim tek şey ise, Lyla'nın kokusuydu. Egolarını tatmin etmek istemeyen bir kadın, bütün kağıtları rahatça yakabilirdi ve Lyla'nın egolarının tatmine ihtiyaç duyacak kadar çok olduklarını bile sanmıyordum. Yine de insanlar değişir, belki de egosunu tatmin ediyordur. Hayır, bunu daha önce de denemiştim, kendimi ondan soğutmanın bir yolu yok gibiydi. Aklımda dönen kelimelerden, dün gece yazdığım not oluştu, büyük ihtimalle elinde de o vardı. Gizli bir sarmaşık misali zihnimdeki her şeyi sarsarken ufak koku hatıraları, saçlarını düşünüyorum, en güzeli de, günün birinde onları dokunarak koklayabilecek olmak, her neyse, ben buna inanıyorum.

Bana cevap vermişti; ama ben kim olduğumu açıklayamazdım. Açıklayamazdım işte. Bazen hayaller, gerçeklerden çok daha güzeldir. Lyla'yı yaşamak güzel olurdu; ama hayal kurmak da şimdilik kötü değildi. Onun tarafından reddedilme korkusu beni öldürüyordu. Eğer seni ilk başta sevmezse, hiçbir zaman sevmez klişelerine asla inanmıyordum, belki biraz realist olmalıydım, belki de onun duygularını değiştirebileceğime gerçekten de inanıyordum. Şu an elimde tek şansım vardı ve bunu iyi değerlendirmezsem, kumar masasından yenik ayrılacaktım. Biraz olumlu olmalıydım, eğer kazanırsam da Lyla isimli bir perim olacaktı. Güzeller güzeli bir peri hem de.

Lyla notu avcu arasına aldı ve sıktı; ama bu sinirle yapılan bir şey değil de, benden saklamak için ani bir refleksti. Sanki hiç bilmiyormuşum gibi, gülümsemem biraz daha belirginleşti. Gözlerimin içine baktığında ise titremiştim. Gözlerinde kendimi görme hayalimin bu kadar da çabuk gerçekleşeceğini ummuyordum açıkçası. Dudağını büken cadıya, o halinin de güzel olduğunu haykırmak istemiştim; ama yapmam mümkün değildi. Mümkün olmayan sürüyle şey vardı, belki de o notları benim yazdığımı hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Sesi beklemediğim bir şekilde asice çıkmıştı, sanki babasına isyan ediyor gibiydi, bu da garip bir biçimde hoşuma gitmişti. Bazen o ne yapsa, hoşuma gideceğini düşünmekten alamıyordum kendimi. "Havalar çok kötü, ben de etkileniyorum." Ekledi: "Havalar beni çok etkiliyor."

Gözlerini pencerenin dışına dikti. Sisli bir hava vardı; ama Lyla, Üç Süpürge'nin ışık kaynağı olmuştu. Beni delirtiyordu. Normal biri bundan acı çekerdi, platonizm zırvaları yaratır, St. Mungo'luk olurdu; ama ben, mutluydum. Bazen Lyla da beni severse, her şeyin biteceğini düşünüyordum. Bu avunmak içindi tabi; ama kendime anlatmak istemiyordum. Düşüncelerim arasında sesini duydum, yıllar ardından bu garip bir histi; ama en güzeli, bana hitap edişiydi. "Ve ilgilenirsin diye söylüyorum, alkol beni etkilemez." Tişörtüme yaptığı gönderme beni gerçekten güldürmüştü. Kesinlikle ilgilenirdim. Yüzüne baktığım saniye bayılacağım sandım. Yanakları adeta zorla çekilmiş gibi -ama zoraki durmuyordu, samimi bile denebilirdi- gülümsedi. Gözleri iki çizgi halindeyken, animeleri andırıyordu. Ne? Her erkek tuvalette anime okur! Neyse işte, bana evrenin en tatlı şeyi gibi gözüken Lyla, artık sınırlarını zorluyordu. Sınırlarımı da zorluyordu. Dozajında samimiyet, her şeyi pozitif tutabilirdi.

"Şansıma küseyim o zaman, zaten bu tişört güven sağlamak için bir palavraydı." Dedim omuzlarımı silkerek. Pek de kötü gidiyor sayılmazdım aslında. Gazı almış bir şekilde devam ettim: "Kaba davranıp, patron benim havalarında sandalyeye çökebilirdim; ama konuşmak ister misin? Söz veriyorum, yararlanmak yok." İki elimi de havaya kaldırdım ve masum bir ifade takındım. Lyla'yı etkileyebilmek için, kızların şu ıslak köpek bakışı olarak adlandırdıkları şeyi yapmama ramak kalmıştı. Heyecandan ellerim titriyordu, belli etmemek için arkamda gizledim.

Hani sağanak yağmurun ardından birden gelirdi ya gözüne beklediğin: Güneş. İşte aşk da böyle bir şeydi. Geldiğini de anlamazdın, gittiğini de.

Tanrım, bu köpeğe yakın her ne haltsa bakışı gerçekten de işe yarıyordu! Erkeklerin kalça düşkünlüğü gibi bir şey olsa gerekti, evet, bunu zihnime kazımıştım. Lyla'nın yüzünü vakit bulduğum her saniye tarıyor, hatlarının enfes birleşimini öylece izliyordum. Sanırım bunu aylarca yapabilirdim; ama gözlerimiz buluştuğunda, kesinlikle afallıyordum. Göz bebeklerinde gizli bir şey vardı, bunu anlamak için filozof olmak gerekmezdi; zira ifadesi bunu fazlasıyla belirgin kılıyordu. Anlatmak istiyor gibiydi; ama bana güvenemezdi, haklıydı. Beni tanımıyordu, ben bile kendimi tanımıyordum ya neyse. Onu anlatması için zorlamak, işleri zorlaştıracaktı, ben her nasılsa onun konuşacağını tahmin ediyordum ve konuştu da.

"Seni nereden tanıyorum biliyor musun?" Sesi fazlasıyla muzip çıkmıştı ve bu gerçekten şiriindi. Sonra cümleyi anlamaya çalıştım ve bir an gerçekten de sağır olduğumu düşündüm. Belki de kelimeleri duymak istediğim gibi algılıyordum, hatta bu bir rüyaydı; ama kokusu... Rüyada her şey aynı olurdu; ama koku her zaman farklı olurdu, çoğu zaman olmazdı bile. Kendimi dürtmek ve rüya görüp görmediğimi çocukça hareketlerle anlamak yerine, kulak kesildim. Bütün kaslarım gerilmişti, damarlarım kan alışverişini durdurmuş gibiydi. Yüzüne nasıl baktığımı tahmin etmek bile istemiyordum; çünkü bana öyle şaşkın bir ifadeyle bakıyordu ki, ne kadar şirin olduğunu bile düşünemedim. Birkaç saniye sonra kendi sorusunu cevapladı; ama bana bir asır gibi gelmişti desem yeriydi. "Ravenclaw'dan! Benden birkaç sınıf büyüktün ve itiraf et, biraz da havalı bir şeydin."

Beni hatırlamıştı. Beni gerçekten de hatırlamıştı. Nefes alıyor muydum? Tasha'dan bir matara, hatta iki matara konyak isteyecektim; ama konuşamadığımı farkettim. Sanırım gerçek bir morondum, tabi beni hatırladığını bilmek, her şeyi unutturuyordu. Havalı bir tip? Ah, hayır! Sadece Lyla'ya öyle görünmeye çalışırdım ve anlaşılan başarılı da olmuştum. Gülümseyişini hayran hayran seyretmekten karşılık veremedim bile. Gülüşü giderek şiddetlendi ve sıradaki cümlesiyle kahkahaya erişti. "Bir de oburdun tabi." Şu turta olayı demek... Lanet olsun, o olayı tamamen unutmaya çalışıyordum! Belki de o gece hiç yanına gitmemeliydim; ama tek baş başa kaldığımız anı da oydu. Ne kadar garip bir tonda olsa da, turtalarımı paylaşmak istemem kesinlikle garipti ve bu her şeye rağmen nazik bir davranıştı. Hey, ben turtaları ve Lyla'yı severdim! Dayanamayınca, kahkahasına eşlik etmeye başladım. Güzel gülüşü, beni daha da çok güldürüyordu.

"Bir de ne anımsıyorum, ben kovalayıcı pozisyonunda quidditch takımındaydım ve sen de takım kaptanıydın." Çocukça hareketler yapmayacağımı söylemiştim; ama bunun gerçek olması imkansız gibiydi. Hadi ama, Lyla'ya karşı on yıla yakın zamandır bir şeyler hissediyordum ve beni hatırlaması bile üç ay boyunca mutluluktan ölmeme yetecek bir sebepti. Gözlerim ışıl ışıl olmuştu ve bunu eski günleri hatırlama bahanesi olarak da gösterebilirdim, şanslı günümdeydim. Lyla hiç susmasın istiyordum ki, devam etti: "Ama üst üste şampiyon olmuştuk, iyi yönetiyordun." Sesi düşünceli olsa da yanakları kıpkırmızı olmuştu ve ben oracıkta bayılacak gibi hissediyordum. Normalde bu durumlarda sert erkek olmak en iyisidir, kızı kaslarıyla etkileyerek flört etmek falan. Lyla'ya hoş görünmek için her türlü şeyi denediğim doğrudur; ama şimdi şans eseri benimle konuşması, gözlerimi kapadığım an, her şeyin uçup gideceği düşüncesini uyandırıyordu.

"Okul anılarından konuşmak! İyice yaşlanmış olmalıyım." Gözlerimin içine baktı ve ben bir daha sandalyeye sabitlendim. Dirseklerimi masaya dayamış, ellerimi ise birbirlerine kenetlemiştim. Şaka falan mı yapıyordu? Kadınların yaşlılık komplekslerini komik bulurdum. Lyla'nın tek kıvrımı bile değişmemişti; ama kesinlikle olgunlaşmıştı. Ona çok güzel olduğunu söylemek, apaçık bir kırmızı bayrak olurdu, etkilemek adına daha şirin bir şeyler demeye çalıştım; ama tabiki de beceremedim. "Sen mi yaşlanmışsın Lyla? Snitch yakalamayı bırak, süpürge üzerinde duramayacak kadar yorgun oluyorum." Aklıma benim için açılan pankartlar geldi birden. Hiç unutmuyordum da, bir kızın pankartı aynen şöyleydi: "Küçük oyuncağından sonra beni de yakala Joźwiak!" Motivasyonumu bozan kız yüzünden, üç sene boyunca seyircilere bakamadım. Az önce konuşurken, bastonlu bir dedeyi taklit etmem akıllıca mıydı? Sanırım her geçen saniye zeka seviyem altlara iniyordu. Bunun için kendimi suçlayamazdım, Lyla beni çıldırtıyordu. Tabi Lyla tarafından ölene kadar tımarhaneye kapatılabilirdim, o ayrı bir meseleydi.

Bir şeyler daha mırıldanırken, Lyla'nın bitirdiği birasını havaya kaldırdığını gördüm. Biraz centilmenliğin yararı olabilirdi. Bardağı kavramak için uzandım; ama elim Lyla'nın elini buldu. Bunu kasıtlı mı yapmıştım bilmiyordum; zira o sırada bütün algılarım kesilmişti. Özür dilemek fazla gereksiz olurdu. Nefes aldığım an bir şeyler zırvalayacağımı bildiğim için nefesimi tuttum. Lyla bardağı masaya bırakana kadar elimi çekmedim, çekemedim. Elime uzandığında ise gerçekten bir rüya gördüğümü anlamıştım. Lyla bu kadar kolay tav olmazdı, sıradaki cümleyi de duymasam, gerçekten değiştiğini söyleyecektim. "Buz gibisin! Üşümüyor musun?" Merak dolu sesi ardından derin bir nefes aldım; ama söz verdiğim gibi, bundan yararlanmayacaktım. Ah, yararlanmıştım bile! Farkında olmadan eliyle oynamıştım; ama Lyla, tek bir ses bile çıkarmamıştı. Umut doğurmak için fırsat kolluyordum. Konuyu değiştirmek ve gerginliğimden kurtulmak için, aklıma gelen ilk cümleyi söyledim. "Ben bunu hatırlıyorum. Muggle kızları bayılır hani. Dur, Twilight! Gerçek bir Cullen gibiyim değil mi? Neydi ismi, Eduardo mu?" Edward. Sen tam bir moronsun Joshua. Yine de kızın düzeltmesine izin verdim ve kendime epey güldüm.

Kendimi o kadar çok kaptırmıştım ki, mutluluk refleks olmaktan çıkmış, ifadem haline gelmişti. Kapı gıcırtısıyla -bu kapıyı kendi ellerimle yağlayacaktım!- ellerimiz ayrıldı ve sessizce bir küfür savurdum. Lyla'yı incelemekten, yanıma gelen kızı fark etmemiştim bile. Anlaşılan Lyla fark etmişti. Bu mevsimde bile rahatça kot şort giymiş, düzgün bacaklı kız, Lyla olmasaydı, belki ilgimi çekebilirdi. Ah, çekemezdi! Helena. Kız kardeşim bir fahişe gibi giyinmiş, yanımda öylece dikiliyordu. Lyla'yı süzdüğünü anlamak pek zor değildi, anlaşılan kendi gibi bedenini sergilemediğini gördüğünden, çok da etkilenmedi; ama umrumda değildi. Tanımıyormuş numarası yapsam ne olurdu ki? Ve Lyla'nın onu sevgilim sanması da büyük ihtimaldi, Helena Irene Joźwiak, her şeyin içine etmek zorunda mıydı? Beauxbatons'tan geçen sene mezun olan kardeşim topuklularıyla -apartman mı deniyordu?- muazzam görünse de, onu bir sandalyeye bağlamak istedim. Klasik abi dürtüleri, bilirsiniz ya işte. Günümün içine etmemesini mırıldandım; ama beni hiç de dinlemişe benzemiyordu.

Lyla belirgin bir biçimde yutkundu ve sert sayılabilecek bir sesle kendini tanıttıktan sonra, elini uzattı. Bu olayın avantajı, kesinlikle beni kıskandığını düşünmemdi ve bu beni mutluluktan bulutlara kadar uçurmuştu. Dezavantajı ise, az sonra Lyla'nın önemli işleri olduğunu söyleyip, gidebilecek olmasının da büyük bir ihtimale sahip olmasıydı. Geç olmadan Helena'yı tanıtmalı, ardından da yollamalıydım. İkisi el sıkışırken, gülmeye çalışarak mırıldandım: "Kız kardeşim Helena." Lyla da ben de rahatlamıştık, bunu anlamıştım. Derin bir nefes alacaktım ki, cılız sesli kardeşim -nasıl koro başkanı seçilmişti, anlamıyordum!-, evrenin en yanlış sorusunu sordu: "Uzatma JoshJosh, bu o, değil mi?" Bana JoshJosh diye hitap eden Helena'nın katili olmama kaç saniye vardı? Her şeyi açığa çıkaracaktı! Beni notları yazarken yakalamıştı, ardından da gizlice çaldığı kopyaları okumuştu. Kalleş bir kardeşe sahiptim ve bana kız mevzularında tam bir kazma olduğumu, yardım edeceğini falan söylese de hiç yardımcı olmuyordu. Hatta işleri kendisi batırıyordu. Kelimelerin birbirine girmeyeceğini umarak, açıklamaya çalıştım. "Kusura bakma Lyla, bu moron ne dediğini bilmez. 3.6 ortalamayla paçayı son anda kurtardı." Çaktırmadan Helena'nın bacağını cimcikledim, hafif bir inilti çıkardı. Lyla'nın tatmin olmadığını, gözlerinden taşan merak arzusunu hissedebiliyordum ve bu beni korkutuyordu. Gerçeklerle yüzleşmek istiyordum elbette; ama bunu şimdi istediğimden pek de emin değildim.


Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jared Adrian Harvey
Ölüm Yiyen Lordu & Admin
Ölüm Yiyen Lordu & Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 74
Galleon : 145
Hogwarts'a Geliş Tarihi : 18/12/10

MesajKonu: Geri: Cora Bender   C.tesi Ara. 25, 2010 1:58 pm

Puanınız 100.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Cora Bender
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Role Play Kartı Oluşturma :: Role Play Game Perdesi :: Puan Belirleme-
Buraya geçin: